İlk ve Evrensel Kimlik

Antik cağın mimar teorisyeni Vitruv, insanların ilk başlarda tıpkı hayvanlar gibi biri şurada, diğeri orada doğaya saygı göstererek yasadığını söylüyor. MÖ 700 bin yıllarında Homo Erectus ateşi bulmasıyla; Işık ve sıcaklığın olması, vahşi hayvanlardan korunma ve yemek hazırlamak için kullanmasıyla toplumlaşmışlar. Antropologlar bu ilk yeri Kuzey-Afrika olarak belirliyorlar. Onlara göre bütün insanlar özünde Afrikalı, daha doğrusu Afrika’dan geliyorlar. Hepimiz Afrikalıyız dersek yanlış değildir. Ateşi bulan, fakat dil bilmeyen, sadece hayvanlardan %2 daha fazla zekâya sahip olan bu maymunsu insan, yani düşünen hayvanlar, ateş etrafında buluşup iletişim kurarak ilk kelimeleri bulup kültürleşmenin yolunu açıyorlar. Bu olaya Heidegger; „Dil zaten içimizde ikamet ediyordu” diyor. Yani dil er veya geç zamanla bir gün mutlaka konuşulacaktı.

Vitruv ateş etrafında toplanan insanların ilkin toplum, dil ile kültür ve ev yapmak ile sanatın bizzat yapıldığını söylüyor. Mimarlık tüm diğer sanatların anasıdır tezi bu verilere dayanılarak söyleniliyor.

Bilindiği gibi her insan iki insanın sevgisi sonucu türediği için sosyal bir varlıktır. Bu “sosyal” kelimesi sadece iki kişinin bebeğin üretmesi anlamında değil, besleme ve büyütme anlamı için de kullanılır. Bir bebek yalnız başına herhangi bir yerde yasayamaz, dahası büyüme ve yaşamda kalma şansı yoktur, hemen ölür. Onun büyümesi için en az anne veya babasına ihtiyacı vardır. Bildiğimiz aile bu anne, baba ve ailenin çocuklarından oluşur. Çocuğu olmayan cifte aile denilmez. Bu gerçekten dolayı insan izole edilemez. Çünkü insanlar insansız, yani ailesiz, arkadaşsız veya toplumsuz yaşayamıyorlar. İnsana yapılacak en büyük işkence bu bağlamda izolasyondur, sürgündür diyebiliriz.

Ateş, dil ve mimarlık ile kültürleşen insan toplulukları süreç içerisinde büyüyerek gelişiyorlar. İklim değişiklikleri ve değişen çevresel etkiler insanları tabiatla daha fazla uyum sağlamaya zorladı ve göç etmelerine neden oldu…

Arkeolojik bulgulara göre insanlar ilk önce Afrika’dan Orta Doğu’ya, ardından Güney Asya’ya ve muhtemelen Avustralya’ya yaklaşık 50 bin ila 60 bin yıl önce göç etmişler.

Zaten dünyadaki bütün insanların ayni soydan geldikleri, hepsinin “Homo Sapiens” oldukları bilim insanları tarafından genetik ve etnolojik araştırmalara göre kabul görüyor. Dilde öyle. Dünyadaki bütün dillerin, sadece bir dilden türediği biliniyor.

Fakat bu gerçek bugün ne anlama geliyor?

Bütün insanlar doğumdan dünyanın çocuğu olmalarına rağmen ve her şeye eşit sahip olması gerekirken, önümüzde binlerce engel var, neden? Bu sorunun cevabi “özel mülkiyettir” diyebiliriz. İlk çadırı ya da evi yapmayı başaran insan sahip olmayı ve sahip olduğu her şeyi savunmayı öğreniyor. İlk anahtarı evin kapısına vurduğu an, burası benimdir diyor ve güç belirleyerek o emeğini başkalarına kaptırmamak için haklı olarak savunmaya geçiyor. Buna sonradan alan, bölgesel savunmada diyebiliriz.

Süreç içerisinde dağılan bu topluluklar, yeni yeni dillerin, dinlerin, kültürlerin doğumunu da beraberinde getiriyor, derken kısaca bugün yasadığımız çok dilli, kültürlü ve uluslu  dünyayı yaşıyoruz. Bu akıma bilindiği gibi EVRIM deniliyor.

Özünde her insanın bir evrensel kimliği vardır, çünkü hepimiz tek bir uzay gemimiz, ya da gezegenimiz olan dünyanın çocuğu veya vatandaşıyız. Fakat birçok insan bunu bilmiyor, bilse dahi kabul etmek istemiyor. Örneğin, Almanya’da yeşiller veya sol parti, Almanya parlamentosuna, Almanya’nın bütün sınırlarını dünyadaki bütün insanlara açılması için önerge verseler, Almanların en azından %85 buna karşı hemen sokaklara dökülür. Bunun nedeni sadece refah düzeyinin yüksek olmasından kaynaklanmıyor. Asil neden kültürel ve alan darlığıdır. Dünyadaki her insanın elbette dünyanın her yerinde yaşama hakkı vardır, fakat bu hakkı kullanmak şu an yukarıdaki nedenlerden dolayı mümkün değildir.

Einstein önyargıları kırmanın atomu parçalamaktan daha zor olduğunu söylüyor. Daha yüzlerce sınırın, dinin, dilin olduğu bir dünyada bir o kadar da önyargının olduğu kesin. En kötü sınırlar insanların kafasında olan sınırlardır. Ama uzay, iletişim çağında, internetin oluşu birçok insanın kafasındaki sınırları, önyargıları kıracağı kesindir. Dünya halkları birbirlerine yanaşıyorlar, birbirlerini yakından tanıyorlar, dünya ufak bir “Global-Köy” haline geliyor.

Daha birkaç bin yıl evveli varlığını dahi tanımadığımız ideolojiler bu önyargıların başını çekmektedir. On bin yıl evveli „ideoloji” denilen bir terim yoktu. 300 bini aşkın yıldır yasayan HOMO SAPIENS bugün sanki ideolojisiz yaşayamıyormuş gibi düşünceyi, ideolojiyi dogmalaştırıp ya da putlaştırıp onun yüzünden binlerce insanın kanına rahatlıkla girebiliyor. Öyle ki, sanki her şey hep vardı ve öyle kalacak gibi davranıyoruz ve yaşıyoruz.

Bu davranış yabancılaşmanın kendisidir.

Evrensel kimlik mi, sınıfsız toplum mu ya da demokrasi mi istiyoruz, önemli değil. İlk olarak kendimizi yabancılaşmaktan kurtarmalıyız. Amerikan, Türk, Kürd, Alman, İngiliz, Ermeni, Hetero, Homo veya Bi: Herkes ilkin tabiatı gereği diliyle, kültürüyle, cinsiyle var olmalı ve rengini dışarıya vurmalıdır. Kimsek O’yuz. Bundan utanılacak herhangi bir şey olmadığı gibi gururlanacak hiçbir şeyi de yoktur. Fakat ideolojiler örneğin suni, yani yabani veya bizi bizden yabancılaştıran düşman eden teorilerdir. Bilindiği gibi ideoloji kısaca düşün bilimsel, toplumsal ya da siyasal bir öğreti oluşturan, ülkü olarak da benimsenebilen, kişi ve kurumların davranışlarına yön veren düşünceler bütününe denilir.(internet) Bu tür düşünceleri okumak ve bilmek gerekir, fakat tabulaştırıp putlaştırmak değil, araya belli bir mesafe koyarak eleştirel bir gözle okumak gerekir. En doğal, yani yabancılaşmayan insan, yüksek kültürlü ve her şeyi sorgulayan eleştirel insandır.

Bir insan, insana veya herhangi bir insan tarafından yazılmış teori veya üretilen ideolojilere hiçbir zaman tapmamalıdır. Einstein’ın deyişiyle mutlak hiçbir şey yoktur. Her şeyi nispeten görmek gerekiyor. Eleştirel, araştırıcı, sorgulayıcı, hoşgörülü, yüksek kültürlü insan tipini yaratmak Kürd toplumunun gelişmesi açısından büyük önem arz ediyor. Beyinler özgürleşmedikçe her şey hayal olarak kalacaktır. Mikro değil, Makrokosmos olmalıyız. Sadece kendi ailemizi, grubumuzu, partimizi, ülkemizi değil, dünyayı, evreni ve ötesini de görmeye çalışacak kadar ufkumuz geniş olmalı! Makro düşünüp, fedakârca, sıradan biri olarak, kafada bütün sınırları yıkmış, önyargılardan arınmış, tüm kültürlerle ahenkli olan, düşlediği toplumu mikro ve “modernce” yaşamalıyız.

Bu bağlamda “enternasyonalizm” milletlerin inkârı değil, farklı milletlerin kendi özgür iradesiyle dayanışması, milli kimliğiyle dünya milletlerinin arasında yer alması demektir. Daha doğrusu enternasyonal birliğinde bir insan özgürlüğünden ve kimliğinden vazgeçerek değil, tam tersine her milletin hak ve özgülüklerinin garanti edilmesi vardır. Bu hak ve özgürlükler bir milletin varlığını kendisi olarak sürdürebilmesi için olmazsa olmaz koşuludur. Bu nedenle her milletin bireyi enternasyonale kendi kimliğiyle katılır. Evrensel kimlik özünde kendi öz kimliğine sahip çıkarak olunur, yoksa onu bazı Kürdlerin yaptığı gibi inkâr ederek değil.

Alan Lezan, Berlin – 23 Mayıs 2001 16:41:53

 

 

 

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: