PKK neden Kürd devleti istemiyor?
HEGEL & MARX || DEVLET KAVRAMI
Hegel’in Tanrı’nın yeryüzündeki yansıması, Karl Marx’ın ise egemen sınıfın baskı aracı olarak tanımladığı devlet, Hegel’e göre bireyi özgürleştirirken, Marx’a göre ise bireyi ve toplumu bütünüyle bağımlı bir organizmaya dönüştürmektedir. Hegel’in düşüncesinde rasyonel bir varlığa karşılık gelen devletin, Marx’ın düşüncesinde çıkar odaklı bir biçimde somutlaştığına dikkat çekiliyor.
Devlet yüzyıllardan bu yana insan hayatında bir fenomen olarak yer almaktadır. Felsefi bağlamda devleti ilk tanımlayanlardan biri olan Platon’a göre devlet, filozof-kralın bilgisinin ve insan ruhunun bir ideal form biçiminde somutlaşması; Aristoteles için ise en iyiyi amaçlayan ahlâkî ve düşünsel yaşam olanağı anlamına gelir.
Modern dönemde devlet kavramını tanımlayan Niccolo Machiavelli’ye göre devlet, belirsizliğe işaret eden fortuna’nın düzene referans veren virtu’ya dönüşümüdür. Buna göre fortuna, “şans, talih, yazgı” gibi bir anlam içerirken, virtunun ise “beceri, yetenek, güç” gibi bir anlamı vardır.
Modern devletin diğer bir teorisyeni olarak öne çıkan Jean Bodin’in düşüncesinde ise egemen erk olarak beliren devlet, aileler ve onlardan neşet eden şeylerin doğrulukla, daha açık bir ifadeyle Tanrı’dan, dinden ve kiliseden uzak kalarak yönetimidir. Machiavelli ve Bodin’le birlikte modern devleti egemenlik çemberi içinde tasavvur eden Thomas Hobbes’a göre devlet, insanların yönetim haklarının tek bir organda toplandığı bütüne karşılık gelir.
1789 yılında fitili ateşlenen Fransız Devrimi’nin dünyaya hediyesi olan ulus-devlet ve bireysel hak ve özgürlükler bu zamandan başlayarak Avrupa’da dalga halinde yayılmıştır. 19. yüzyılda Almanya’nın siyasal birliğini sağlayıp birleşme isteği Alman entelektüellerin de ilgi alanına girmeye başlamıştır. 1818 yılında Prusya Hükümeti’nin, Fichte’nin boşluğunu doldurması için davet ettiği Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Alman birleşmesinin, Alman ruhunun kamu tanrısallığı ve hümanizminin en önemli temsilcisi olmuştur. Bu açıdan bahis konusu düşüncenin gelişiminde Hegel’in felsefesi önemli bir adımdır. Bu felsefi düşünüş, Fichte’den miras kalan devletin bütünlüğü ve bu anlamda bireye önceliği, birey ve devletin bütünlenmesi şartıyla özgürlüğün var olabileceği düşüncesini bütünüyle içermektedir. Bu anlamda Hegel, felsefesinde devlet ile bireyin bütünleşmesini yüksek ideallerin gerçekleşmesi olarak tanımlamıştır.
Hegel’den sonra “Hegel okulu” iki karşı kanada bölünmüştür. Muhafazakâr olarak nitelendirilen kanat Hegel’in “Akli olan gerçektir ve gerçek olan aklidir” sözünden hareketle var olan her şeyin meşrulaştırılması yoluna gitmiştir. Buna bağlı olarak muhafazakâr kanat, Hegel’in ideal devlet örgütlenmesi olarak sunduğu Prusya Devleti’nin resmi felsefesini oluşturmuştur. Muhafazakâr kanadın karşısında konumlanan devrimci Hegelyen kanat ise işe düşünürün felsefi doktrinlerinin özünü sorgulayarak başlamıştır. Başlangıçta bu kanadın en önemli temsilcisi olarak Hegel’in felsefesinde mantıksal tutarsızlık olduğunu iddia eden Ludwig Andreas Feuerbach öne çıkmıştır. Onun bıraktığı yerden devam eden, Hegel’in devlete ilişkin kuramını derin anlamda sorgulayan ve eleştiren isim Karl Marx olmuştur.
GEORG WILHELM FRIEDRICH HEGEL: AŞKIN ALMAN DEVLETİ
Genel anlamda Hegel, felsefeyi mutlak idealizm olarak tanımlamakta, bu anlamda felsefenin özne ile nesnenin birlikteliği üzerine kurulması gerektiğini düşünmektedir. Bu bağlamda Hegel, özne ile nesnenin birliği düşüncesini bir diğer deyişle mutlak idealizmin esas savını tarihsel sürecin sonunda varılan bir sav olarak tanımlamaktadır. Hegel’e göre özne ve nesnenin birliği modern devlette cisimleşmiştir. Hegel’e göre özne ve nesnenin birliği modern devlette cisimleşmiştir.
Bu andan itibaren felsefe, bilgelik sevgisinden arınıp modern devleti tanımaya evrilir. Söz konusu devlet, giriş bölümünde Hegel’den aktarıldığı üzere gerçek olan ile akli olanın buluştuğu ve toplumun devlet aracılığıyla kendinde özne olmaya, akıl baliğ olmaya vardığı yerdir. Tarihsel sürecin nihai noktasına vardığı akılsal olan gerçeklik, kişinin bir devletin bilinçli bir yurttaşı olmasından geçmektedir. Bir diğer deyişle bilimin ya da akli olanın başlamasının yolu, tarihin son varış noktası olan modern devletin doğuşuna raptedilmektedir. Bu anlamda özne ile nesnenin, rasyonel ile gerçeğin birliğinin tezahürü olan devlet, ortadan kaldırmayı amaçlayan benzersiz bir örgütlenme türü, başka bir deyişle evrenseli aşan organik bir oluşum olacaktır.
Devleti öznel ve nesnel etik bir gerçeklik olarak tanımlayan Hegel, onun birlikte yaşam özlemi, dinamik biçimde düzenlenmiş kurumların akli sitemine tekabül ettiğini belirtir. Bu açıdan birey ancak ve ancak akılsal olan devletin üyesi olduğunda etik bir özne, öz bilinç sahibi özgür bir varlık olacaktır. Hegel’in nesnel tinindeki üç durağın sonuncusu olan ve mutlak tine geçiş imkânı veren devlet, aile ve sivil toplumun nihayete varışını belirten “idea” olarak belirir. Böylece sivil toplum ve aile, devletin birer fenomeni olarak belirir. Düzenleyici olarak beliren devlet, aileyi, sivil toplumu ve onlardaki evrenselliği organik bir gerçeğe doğru dönüştürerek aşan bir yapının tezahürüne işaret eder.
Hegel’e göre organik bir gerçek biçiminde neşet eden devlet, akıl sahibi bireylerin birliğidir, bireyler ise sadece devlet içinde olmaları gereken parçalardır. Bir diğer deyişle nesnel tinin nihai evresi olan devlet, öznel bilinçlerin, arzuların üzerinde duran, onlara önceliği olan, ama aynı zamanda onları da içinde barındıran, aşan ve farklı bir içeriğe vardıran nesnel bilinç olarak nitelenebilecek üst bilincin görünür halidir. Bireyin akılsallığın ürünü olan devletin üyesi olarak özgürleşeceği düşüncesinin alt metninde onun devlet yapısı içinde bir şeyi ortaya koyması ya da gerçekleştirmesi durumu söz konusudur. Bu bağlamda Hegel, özgürlüğü somut aklın ön plana çıktığı devletin dışında düşünmeyi uygun görmez. Bu açıdan özgürlük, devlet içinde ancak bir şeyi gerçekleştirme özgürlüğü olarak var olabilir. Öyleyse özgür bilinç bağlamında özgürlük, kendisine gerçekleştirilebilecek somut amaç bulan bir iradedir. Bu anlamıyla özgürlük Hegel’e göre bir şeyi yapma özgürlüğüdür.
Hegel’e göre devletin üyesi olarak özgürleşecek olan birey henüz bunun bilincinde değildir. Bireyin özgürlüğünün bilincinde olması ve kullanabilmesi somut ahlâkın taşıyıcısı olmasına bağlıdır. Somut ahlâk, tarihsel sürecin bütününün bilgisine vakıf olmaktan geçer. Daha da açarak ifade etmek gerekirse mantık ve doğa felsefesini muhtevasında barındıran tin felsefesinin bilgisine mazhar olaraktan akli olana erişmek mümkündür. Daha açık bir ifadeyle mantık ve doğa felsefesini kapsayan zihin felsefesinin bilgisini edinerek rasyonel olana ulaşmak mümkündür. Bu açıdan tarihsel olanın bilgisi refakatinde eylem sergilendiğinde nesnel ya da somut ahlâkî olma hali kavranacak, bu şekilde bireyin akli oluşu mümkün olacaktır. Bireyin akli davranışı, Hegel’in nezdinde ebedi bilgiye mazhar olma anlamına gelir. O türde bir bilgiye kani olan birey, Sholomo Avineri’nin ifadesiyle kendi farkına varacaktır. Kendinin farkında olan topluluk üyesi birey, Hegel’in tasavvurunda devletin de farkına varmış olacaktır. Bu açıdan akli olmanın, asli bilgiye bir diğer ifadeyle gerçeğe malik oluşun yolunun devlete rabıtalı olmaktan geçtiğinin Hegel nezdinde itibar gördüğü anlaşılmaktadır.
Devletin gerçek olan ile iltisaklı kılınması yönünde adım atan Hegel’in amacı, onu tarihsel bir fenomen haline getirmektir. Düşünür, devleti tarihselleştirmekle onu soyuttan kurtarıp somut temeller üzerine inşa etmek anlamına gelir. Soyutu, yani soyutu genelle eşitleyen Hegel’e göre tarihsel olan, devletin geneli dışlamayan, onun ötesine geçen organik bir temelde inşasına karşılık gelir. Bu noktada düşünür zaman ve mekân bağlamında devlet fikrine değinmektedir. Hegel açısından devletin zamanı, tarihsel bir zamana tekabül eder. Tarihsel zaman zihinde, daha doğrusu bilinçte açığa çıkar. Bilincin ve ruhun tam olarak neye işaret ettiği mekân algısında bulunur. Hegel’in hakikati Prusya’yla özdeşleştirdiği dikkate alınırsa, mekânın onun hayalindeki bu mekâna karşılık geldiği söylenebilir.
Buradan yola çıkarak, Hegel’in zihnindeki zamanın Prusya’ya ait bir zaman olduğu, devletin o zaman üzerine inşa edilmesini savunduğu ifade edilebilir. Bu noktada Hegel açısından akli olmanın Prusya Devleti’ne, ondan neşet eden zamana, kültüre ve bilince ait olma anlamına geldiğini düşünmek mümkündür.
Devleti somut olan aklın aktüalitesi olarak tanımlayan Hegel, bireye düşen şeyin, o aklın ürünü olan ödevlere uymak olduğunu belirtir. Bu anlamda somut aklın ürünü olan ödevlere uyan birey, somut ahlâkın gereğini de yerine getirecek, akıl dairesine girecek ve bu sayede özgürleşecektir. Hegel’e göre birey, devletten kaynaklanan ödevlere uyarak zorunluluğu etik yaşama varacaktır. Bu ödevler teorisi, tekil ile tümelin, diğer bir tabirle birey ve devletin birliği anlamında özgürlüğün zorunlu kıldığı ve bundan dolayı devlette aktüel hale gelen bu ilişkilerin gelişiminden doğar. Bireyin devlet içinde ödev sayesinde akıl sahibi varlık olarak özgürleşmesi onu hem doğal uyaranlarından hem tutkularından hem de doğa tarafından belirlenmekten azade kılacaktır. Ödev sayesinde birey, devlette hem aklını hem varlığını hem de özgürlüğünü kazanmakta ve ruhsal bir dünyaya girmektedir. Devlet ve birey kimliğinin oluşturduğu somut ruhun gerçekleşmesine giden yol, bireyin evrensel çıkarlara gönüllü katılımına ve bu çıkarların peşinde koşmasına bağlıdır. Bunu mümkün kılacak olan şey, Hegel’in tasavvurunda modern devlettir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta öznellikten kaynaklı ahlâkın tamamen terk edilmediği, bunların devletin alanında yeniden kodlanacağıdır. Bu anlamda devlet, öznelliğin ulaşamayacağı bir yerde değildir.
Modern devleti özel ve evrensel birleşmesini sağladığını düşündüğü için en üst varlık olarak düşünen Hegel, modern devletin yönetim biçiminin anayasal monarşi olduğunu belirtir. Ancak Hegel’in algısındaki anayasa, halk ya da halkın temsilcilerinin oylamasıyla oluşturdukları metin olarak bilinen anayasa tanımından oldukça farklıdır. Devlet ve toplum ilişkilerini belirleyen ve toplumdan meşruiyetini alan bir metin olan anayasa tanımına karşı olarak Hegel’in anayasa tasarımının meşruiyeti toplumdan kaynaklanmaz. Bu durumun bir sebebinin çıkarları temelinde bir araya gelen toplumun oluşturacağı metnin, bireyin akla ulaşmasına imkân vermeyeceği sanrısı olduğu söylenebilir. Bu nedenle anayasanın meşruiyetinin halktan değil de devletten kaynaklanması gerektiği düşüncesinden yana Hegel’in taraf olduğu ifade edilebilir.
Hegel’in devlet kuramında dikkat çeken bir husus, onun monarşi düşüncesidir. Bu noktada eleştiri konusu olan şey, düşünürün akılsal bir zemin üzerine inşa etmek istediği monark yönetiminde liyakatten ziyade biyolojik devamlılığa önem vermesidir. Bu anlamda Tülin Bumin’e göre Hegel’in monarşiyi soya bağımlı bir hükümdarlık olarak anlaması, onun Prusya monarşisine verdiği bir taviz olarak değerlendirilebilir ancak esas anlamda bu tasarım devletin biyolojik devamlılığını soya dayandırma girişimi olarak yorumlanabilir. Bu noktada Hegel’in, devleti akli olanın ideal formu olarak tanımlayan Platon’u devlet ile aile yönetimini eş tutan Jean Bodin’in dolayımına uğrattığı ifade edilebilir. Daha açık bir cümleyle, akli olanın bir aileye hasredildiği, o aileden kaynaklandığı farz edilen bilginin Hegel nezdinde muteber sayıldığı söylenebilir.
Hegel’in devlet kuramında öne çıkan ikinci husus, halk egemenliğini inkâr etmesidir. Bu anlamda düşünür, halk egemenliğini zararlı ve tehlikeli bulur. Hegel’e göre bahis konusu kavram, halkın dışarıya karşı özerk birlik oluşturması ve akli davranması bağlamında önemli iken, egemenliğin monark ve ona bağlı olan devlete karşı tasarlanması akıl dışıdır. Zira Hegel, devletin karşısında bir egemenlikten söz etmenin devlete, monarşiye ve aileye hasredilen aklın dışında bir kitleden bahsetmek anlamına geldiğini düşünür. Hâlbuki Hegel’e göre bu tanım itibarıyla bir halk mevcut değildir.
Hegel’in devletin karşısında halk egemenliğine karşı çıkışının sebebi, yaşadığı dönemin önemli fenomeni olan Alman romantik milliyetçiliğidir. Milletin ya da halkın devleti oluşturması düşüncesine karşı olarak Hegel, ona şekil verenin, onu akli kılanın, onun zaman ve mekân algısına biçim verenin devlet olduğunu düşünür. Halkın egemenliğinin siyasal ve toplumsal birliklerde kendini gerçekleştirdiği ölçüde geçerli olduğunu düşünen Hegel, bu kavramın etnik milliyetçilik tarafından devletin zamanını ve mekânını inşa eden, bundan dolayı devlet karşısında üstün hale gelen milletin egemenliği olarak algılanmasına karşı çıkar. Bu noktada Hegel’in, devletin çekirdeğini halktan ziyade prense atfeden Nicolo Machiavelli’den etkilendiği belirtilebilir. Machiavelli’nin düşüncesinde belirsizliğe denk düşen fortuna’nın yerine düzeni imleyen virtu ve buna ehil olan prens fikrinin Hegel’de yankı bulduğu ileri sürülebilir. Daha net biçimde belirtmek icap ederse gerek Machivelli’nin gerekse Hegel’in zihninde akıl dışına işaret eden fortuna’nın halk egemenliğine, akılsal olanı imleyen virtu’nun ise devletin, ailenin, prensin egemenliğine denk düştüğü beyan edilebilir.
Devletin toplumu biçimlendirdiği düşüncesini savunan Hegel’e göre, devlet ve toplum birbirinden ayrı durumdadır. Bu bağlamda devlet, biçimi itibarıyla organiktir ve asli ilkesi düşüncedir. Her ne kadar toplum devletin bir parçası olsa da kendi için bir varlık olan devlet, akla sahiptir. Böyle bir durumda toplumu düşünen ve şekillendirecek olan aygıt devlettir. Tarihin amacını özel ve evrensel bir diğer ifadeyle birey ve toplumun uzlaşması olarak anlayan Hegel’in devlet kuramını irdeledikten sonra Marx’ın devlete ilişkin düşüncelerinin irdelenmesi çalışma kapsamı açısından yerinde olacaktır.
(Alman milliyetçiliği dairesi içerisindeki düşünürler, milli toplulukların eşsiz olduğunu ve bir gün otantik hallerine geri döneceklerini düşünmektedirler. Bunun mümkün olması milleti oluşturan bireylerin kendi kaderlerini tayin etme hakkına bağlıdır. Bu bağlamda vatandaşlar bütünü olan millet kendi devletini kuracaktır.)
KARL MARX: AKIL MERKEZİNDEKİ DEVLETİN SINIF MERKEZİNDE DÖNÜŞÜMÜ
Hegel’in devlet kuramının idealizm, bir diğer ifadeyle akli olma ile ilintili kılındığı önceki bölüm kapsamında ifade edildi. Hegel’den farklı olarak Marx, bu düşüncenin tutarsızlığı beraberinde getirdiğini belirtir. Marx, bahsini ettiği tutarsızlığın nedeninin devlete atfedilen anlam olduğunu söyler. Düşünüre göre aile ve burjuva-sivil toplum gibi kurumlar karşısında bağımlı olması gereken devletin Hegel’in düşüncesinde sözü edilen kurumlardan bağımsız olarak kodlanması tutarsızlığın en net biçimde tecessüm etmiş halidir. Marx’a göre tutarsızlığın bir sonraki adımda vardığı yer mistifikasyondur. Düşünür, sözünü ettiği tutarsızlığı ve mistifikasyonu devleti yeni bir formülasyon refakatinde inşa ederek aşmayı düşünür. Marx’a göre bunun yolu, Hegel’in akli olarak tanımladığı devletin yeniden tanımı ile mümkün olacaktır.
Marx’ın Hegel’in idealizmine ilişkin tüm eleştirisi, onun devlet kavramı üzerinde yoğunlaşır. Bu anlamda Marx, Hegel’de gördüğü idealizme matuf özneliği, gerçek özne olarak addettiği yapı ile aşma niyetindedir. Marx, Hegel’de beliren tarihselliğin akli olanla eşlenmesini dönüştürmek ister. Bu açıdan düşünür, tarihsel olanı maddeciliğe, maddeciliği ise sınıf merkezindeki çıkara endeksler. Marx, devleti tarihin öznesi olarak beyan eden Hegel’in aksine tarihin somut öznesinin insan olduğunu düşünür ve devletin esasında insanın toplumsal doğasının bir parçası olduğunu belirtir. Sonuç olarak Hegel’in mantığın ve tarihin nihai aşaması olarak tanımladığı ve akıl atfettiği devlet kavramına Marx karşı çıkar.
Marx, Hegel’in devlet kuramını onu organikleştirmesinin sonucu olarak görür. Marx’a göre Hegel, devletin ne tür bir organizma olduğunu tanımlarken akli olanı öne sürse de gerçek bireylerden hareket etmediği için devlete gizem atfeder. Başka bir cümleyle ifade edildiğinde Hegel devlete hasrettiği gizemi özneleştirir. Bundan dolayı ona yabancı bir içerik katar, onu tam olarak kavramsallaştıramaz ve devleti sonu gelmez bir monotonluğa mahkûm eder. Bu anlamda Marx’ın tabiriyle Hegel, akli olandan yana durmak isterken akıldan uzak bir pratiğe sabitlenir. Bu açıdan Marx’ın tasavvurunda Hegel, somut olandan uzak bir yerde konumlanır. Devleti tarihsel olan ile eş değer gören Hegel’in onu idealizme raptetmesine karşı çıkan Marx, o tarihselliği idealizmden azade kılmayı amaçlar. Tarihsel olanın idealizmin limanına sabitlenmesine karşı eleştirel bir bakış açısı geliştirmeyi amaçlayan Marx’ın başvurduğu çözüm tarihsel olanı materyalizmin karasularında demirlemektir.
Hegel’in devlet üzerinden tanımladığı akıl ideasının yanılsama olduğunu iddia eden Marx, söz konusu yanılsamanın izlerinin Hegel’in egemenlik anlayışında açıkça görüldüğünü belirtir. Marx’a göre Hegel, başlangıçta egemenliğin halka ait olduğunu kabul eder ancak halkı devletin dolaylı bir fenomeni olarak tanımladığından dolayı kendisiyle çelişir. Söz konusu izlek takip edildiğinde Marx’ın akli olanı halkta bulduğunu, bu açıdan Hegel’in akıl ile devleti özdeşleştirmesine karşı çıktığını düşünmekte bir beis görünmemektedir. Marx’ın Hegel’in devlet kuramına eleştirilerini irdeledikten sonra problematiğini incelemek gerekmektedir. Düşünür, evvela bir sorunsal kurmak ister. Bu açıdan Marx’ın problematiği, insanın toplumsal doğasıyla uyumlu olabilecek bir var oluşun imkânı üzerinedir. Bu sorunsal bağlamında insanın doğasıyla toplumsal var oluşunun neden o zamana kadar uyumlu olmadığı sorusuna verilen cevap, toplumun çıkar ve eşitsizlik üzerine kurulu sınıf yapılarından müteşekkil olmasıdır. Bu açıdan Hegel düşüncesinde beliren akla rabıtalı somut olan, Marx’ın fikrinde çıkarlar ile iltisaklı kılınır.
Var oluşun çıkar ile iltisaklı kılınmasının Marx’ın zihnindeki karşılığı devletin kapitalist sınıfın çıkarlarına göre yapılandığı argümanıdır. Marx’ın düşüncesinde devlet, kapitalist sınıfın çıkarlarının gözetildiği bir gerçeklik olarak somutlaşır.
Devleti kapitalizmin çıkarı ile rabıtalı kılan Marx, Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’ı başlıklı eserinde ise devletin bir ölçüde özerk olduğundan söz eder. Devamla düşünür, devlet içindeki burjuva-sivil toplum sektörü olarak tanımladığı bürokrasinin önem kazandığı ilk andan itibaren özerk hareket ettiğini belirtmektedir. Ancak düşünürün gözünde devlet, sonuçta ekonomik açıdan egemen olan kapitalist sınıfın çıkarlarının koruyucusu olarak görünür. Devletin vücut bulmuş hali olarak karşımıza çıkan bürokrasi, öncelikle özerk davranış gösterebileceği şirketleri canlandırmaya çalışıyor. Bu açıdan gerek devlet gerekse onun burjuva toplumundaki haline denk düşen bürokrasi, nihai kertede kapitalist sınıfın çıkarının korunması ile mükellef bir örgütlenme olarak gün yüzüne çıkar.
O halde bahsi edilen nüveleri içeren temel üzerine kurulu yapı nasıl yok edilecektir? Marx’a göre bunun yolu, insanın bu dünyaya ait olduğunu dolayısıyla burada var olduğunu pratikte kanıtlamasından geçer. Pratik ise mevcut koşulların insan eliyle değiştirilmesi anlamındadır. Koşulların değişmesinin ancak devrimci bir pratik içinde mümkün olacağını belirten Marx, her toplumsal yaşamın özünde pratiği barındırdığını düşünür. Dolayısıyla eşitsizlik ve çıkar üzerine kurulu yapının nasıl yok edileceği sorusuna Marx’ın verdiği cevap, mevcut koşulların değiştirilmesi bir diğer deyişle pratiktir. Marx açısından pratik, Hegel’in düşüncesindeki tarihselliğin yeniden tanımlanması ile gündeme gelecektir. Marx’ın on birinci tezinde dile getirdiği, insan pratiğinin özü olan tarihsel olanı dönüştürmek, tarihselliğin yeniden inşası ile hayat bulacaktır. Bahsi edilen inşa, devrimle mümkün olacaktır. Burada değişimi diğer deyişle devrimi sağlayacak potansiyel güç, toplumun içinden çıkan proletarya yani işçi sınıfıdır. Proletaryanın devrimi yaparken örgütleneceği yapı ise komünist partidir.
Marx’a göre komünist parti içerisinde yer alan proletaryanın asli görevi, ekonomik çıkar ilişkilerinin ifadesi olan egemen düşünceleri çözülmeye uğratmaktır. Bu açıdan beklenen şey, egemen sınıfın üyelerinin bilincinde yer verilen tarihsel olanı inşa kudretine haiz olma yönündeki özgüvenin inkıtaa uğratılması, deyim yerindeyse yanılgıya uğratılmasıdır. Bu noktada akli olarak tanımlanabilecek davranış, organik olarak tanımlanan düşüncedeki ve yapıdaki çelişkinin ifşa edilmesidir. İfşa eyleminden sonra, devlete atfedilen organik olanın yeniden tanımlanması ise akli olanın diğer bir nüvesi olarak belirir. Akıl dâhilinde sergilenecek olan üçüncü pratik, yabancılaşmanın akamete uğratılmasıdır.
Proleter sınıfın devrim sürecinde komünist parti altında örgütleneceğini belirten Marx, komünizmi “ortadan kaldırılmış mülkiyetin olumlu anlatımı” olarak tanımlar. Bu anlamda Marx’a göre akla işaret eden komünizm, akıl dışına tekabül eden mevcut durumu sonlandıracak olan harekettir. Kapitalist toplumun ve ondan neşet eden devletin, akla ve insanın doğasına büyük zarar verdiğini, insanı yabancılaştırdığını ve yozlaştırdığını düşünen Marx, bu durumların olmayacağı bir komünist toplumda Hegel’in öncelediği devletin bilgisinden ziyade sınıfın bilgisinin farkına varılacağını belirtir. Marx’a göre sınıf içerisindeki bireyin akli oluşunun en üst düzeyi, Hegel’in aşkın devletinin topluma tamamıyla bağımlı bir organa dönüştürülmesiyle mümkün olacaktır. Bu anlamda Marx’a göre akılsal olan şey, devletin emeğin bilgisi bağlamında yeniden inşa edilmesi, tabiatıyla o emeğin içinde erimesiyle mümkün olacaktır.
Marx, toplumsal yapıyı oluşturan sınıfların özel mülkiyet ve çıkar temelinde oluştuklarını bu anlamda genel düzlemde devletin özel düzlemde ise iktidarın üretim araçlarının mülkiyetine sahip sınıfın kontrolünde olduğunu, dolayısıyla çıkar temelinde inşa edildiğini belirtir. Bu nedenledir ki Marx, akılsal olarak Hegel tarafından tanımlanan devletin nihai kertede ortadan kalkması gerektiğini düşünür. Ne var ki bu tarzda bir devletin lağvı uzun bir zaman aralığında gerçekleşecektir zira devlete duyulan ihtiyacın son bulması beklenecektir. Özel mülkiyet ve ondan kaynaklanan çıkarı sınıfların kaynağı olarak gören ve bireylerin özgürleşmeleri için onların ortadan kaldırılması gerektiğini düşünen Marx’a göre bunun mümkün olması için evvela burjuva devletin proleter devlete dönüşümü elzemdir. Bu bağlamda proletarya, aldığı eğitimler sonucunda bilinçlenecek, komünist parti önderliğinde burjuva devleti yürürlükten kaldırılacak bu açıdan onu içererek aşan bir proleter devlet inşasına girişecektir.
Bir sonraki komünizm aşamasında ise proleter devlet topluma tabi kılınacak ve bütün sınıflar kaldırılacaktır. Nihayetinde sınıfları ve devleti ortadan kaldırmasıyla insan var oluşunu pratik üzerinden kanıtlayarak dönüşümün öncüsü olacaktır.
SONUÇ
Devlet kavramı veya devletin ne olduğuna ilişkin tartışmalar siyasal düşünce tarihinde uzun bir geçmişe sahiptir. Hiç kuşku yok ki kavramın içinin nasıl doldurulduğu dönemin tarihsel ve toplumsal koşullarıyla ve tartışanların konumuyla doğrudan ilintilidir. Söz gelimi liberal ideoloji kapsamında bireyin piyasada mümkün olan en geniş özgürlük alanından faydalanması için devletin hareket alanının kısıtlanmasını gerekli görülür ve devlet ehven-i şer diğer anlamıyla zorunlu kötü olarak tanımlanır. Bu açıdan devletin esas görevi piyasanın ve bireylerin güvenliğini sağlamaktır. Fransız Devrimi ile yayılmaya başlayan milliyetçi ideoloji çerçevesinde ise devlet, dil ve milletin oluşumundan sonra zaruri bir oluşum olarak tanımlanır. Belirdikleri dönem itibarıyla gerek liberal gerek milliyetçi ideoloji için devlet mutlak surette olması gereken bir yapı niteliğindedir. Devleti mutlak surette olması gereken yapı olarak tanımlayan ve onu Tanrı’nın yeryüzündeki sureti olacak derecede kutsallaştıran düşünür Hegel’dir. Hegel’in yaşadığı dönem, Prusya’nın siyasal birliğini sağlama çabaları verdiği yıllardır. Hegel, geliştirdiği düşüncesiyle kurulması arzu edilen yeni devletin önemli ideoloğu olmuştur. Devlet ve toplum kavramlarını karşıtlık içinde değerlendiren Hegel, devleti akıl ve ebediyet ile iltisaklı aşkın bir yapı, toplumu ise o akla ve ebediyete devlet üzerinden mazhar olacak kitle olarak tanımlar. Bu bağlamda Hegel’e göre kendinde bir düzen olan, ahlâkî buhranın, yabancılaşmanın, bencilliğin ve bütün kötülüklerin alanı olan burjuva toplumu, ahlâkîliğin, ebediyetin yegâne göstergesi, kendinde ve kendi için yekta özne olan devlet eliyle düzenlenecektir. Hegel’in tasarladığı devlet modeli burjuva toplumundaki aktörler arası rekabetten, mücadelelerden ayrı, bu alanın üstünde bir yerdedir.
Devletin “akılsal bir varlık olarak görülen insanın ortak yaşamının belirleyici uğrağı” olduğunu belirten Hegel’e karşı olarak Marx, devletin akla indirgenmesine ve ebediyet ile ilişkilenmesine karşı çıkmıştır. Marx’ın zihin dünyasında Hegel, devleti ideal olan ile iltisaklı kıldığında onun toplumsal boyutunu geri plana iten bir pratiğin belirmesine neden olmaktadır. Bu noktadan harekete geçen düşünürün önemi, devleti tarihselleştirme noktasında belirmektedir. Tarihselliği materyalizm temelinde tasavvur eden Marx’a göre devlet, sınıflı toplumun materyalist çıkarlarının bir yansıması ve bu anlamda toplumsal gerçekliğin özlü bir ifadesidir. Ebedi aklın vücut bulmuş hali olması engellenen devletin, Marx’a göre toplumu belirlemesi de engellenir.
Bu durumda devlet, ortak çıkarı temsil etmekten de hayli uzak bir konumdadır. Bu durumun net kanıtı bürokraside görülmektedir. Hegel düşüncesinde evrenselliğin ve ortak çıkarın temsilcisi olarak tasarlanan bürokrasi, özel çıkarlardan ari bir durumda iken, Marx’a göre bürokrasi kimi zaman çıkar gruplarından uzak dursa da sivil toplumun çıkarlarını devletin çıkarlarıyla eşitleyen özel bir gerçekliktir. Bu bakımdan devlet, bürokrasinin ve egemen burjuva sınıfının çıkarlarını toplumun çıkarlarından üstün tutmakla kendini gösterir. SON!
ALAN LEZAN’IN NOTU
Devlet, yasal çerçeveleri belirleyerek ekonominin ve toplumun sosyal piyasa ekonomisi anlamında işleyişini sağlamak ve bu çerçeveyi de buna göre doldurmakla görevlidir ve her toplumda olması hayati önemdedir. Sömürgeciler hiçbir zaman Kürdlere gereken hizmeti vermediler, vermezlerde. Kürdlere ancak Kürd devleti gereken hizmeti verir.
Devlet yönetimi yalnızca yerleşik toplumlarda ve yalnızca tarımın zaten bir artı değer üretecek kadar gelişmiş olduğu yerlerde gelişti ve bu yerlerden en önemlisi Kürdistan’ın olduğu Mezopotamya’dır.
Devlet siyasi örgütlenme modeli ancak 20. yüzyıldan itibaren tüm dünyayı kapsamıştır. Devletler bilindiği gibi MÖ 4. binyılda kuruldular. Bu çok uzun bir süredir. Devlet toplulukları, yasal olarak örgütlenmiş güç ve etkinlik yapıları olarak tarih boyunca yavaş yavaş ortaya çıkmıştır.
Peki, günümüzde bir devlet kurmak için ne gereklidir?
Hâkim olan üç unsur doktrinine göre bu; ulusal bir toprak, ulusal bir halk ve bir devlet gücünü (yani devlet egemenliğinin bir ifadesi olarak içeride ve dışarıda etkili ve bağımsız bir hükümet) gerektirir. Bu üçü de Kürdistan’da vardır. Çünkü Kürdler bir topluluk değil, 35-40 milyon nüfusu ve üzerinde yasadığı toprağı; Orta Doğu’da 550 bin kilometrekare yüzölçümüne sahiptir. İşte bu ülke Arap, Fars ve Türkler tarafından işgal altındadır. Yapılacak ilk iş bu işgale son vermektir. Bu da ancak BÜTÜN Kürdlerin katılımıyla olur.
Dünyada halklar arasında sınırların olmamasını, bütün insanların eşit olmalarını, dünyanın adeta cennet olmasını istemek güzel bir şey ama maalesef mümkün değil, çünkü insanlar bir dünya “cennetinde” barış içinde yasayacak bir varlık değiller. Bu nedenle Hegel’in düşüncesi gerçekleşti ama Marx’ın ütopik olarak kaldı ve kalacaktır.
Düşünüyorum da biz üç kişi hepsi de agnostik, solcu liberal bir ortak konutta barış içinde yasayamıyoruz, bu dünyada 8 milyar insan nasıl barış içinde yasayacak? Ya da hemen hemen her ailede, kardeşler arasında kavga dövüş varken, bir kardeş diğerine düşmanken 8 milyar insanın barış, refah ve hür yasaması nasıl mümkün olur?
Ben de sosyalizmden yanaydım ama 1987’de, 21 yaşımda Gorbaçov’un “Perestroyka” kitabini okudum ve ondan sonra anladım ki, sosyalizm tek tek ülkelerde olsa bile komünizm imkânsız gibi, çünkü 8 milyar insanın komünist olması, komünist yasamı yasamak için karakterini, kendi kişiliğini değiştirmesi lazım. Bu da mümkün değil, çünkü insanlarda kıskançlık, bencillik, nefret, hırs, gurur, kibir, küstahlık, şehvet, arzu, öfke, intikam, korkaklık, bilgisizlik gibi özellikler doğasında olduğu için ilahi olamazlar. İnsan doğuştan ya iyidir ya da kötü ya da ortasıdır. Bu nedenle hak, hukuk, adalet, sonsuz özgürlük ve demokratik Kürd devleti oldu mu yeterlidir… Yukarıdaki insanın özelliklerinde örneğin “kıskançlık, bencillik, nefreti” çıkarınız, o zaman insanlar “insan” değil ilahi olur. İnsan ancak yukarıdaki özelliklerle insandır! İnsanların ilahi olması mümkün değildir!
Ancak iyi bir eğitim; insanların kişiliklerini geliştirmelerine ve tatmin edici bir yasam sürdürmelerine olanak tanır, demokrasiyi güçlendirir, hoşgörüyü ve kozmopolit tutumu teşvik edebilir. Halkına iyi bir eğitimi mümkün kılan ise devlettir.
Kürdistan’da devlet kurma koşulları olgunlaşmış ve zamanı da geçmek üzere. Dünya devletlerinin çoğu, Kürdistan devletinin kuruluşunu destekliyor. Ne yazık ki, PKK görüldüğü gibi Marxist bir parti olduğu için Kürdlerin devletleşmesine karşıdır… Bu da Kürdler için büyük bir talihsizlik ve baş belasıdır.
Platon MÖ 375 civarında yazdığı “Devlet” adlı kitabında: “İşadamı, yardımcı ve bekçi sınıfı üzerlerine düşeni yaparsa ve her biri devletteki görevini yerine getirirse bu adalet olur ve devleti adil kılar,“ diye yazmış. Burada da anlaşılacağı üzere devletin hiçbir kötü yani yoktur ve Kürdler için hava, su ve güneş gibi hayati öneme sahiptir.
Ben teokratik, monarşi, oligarşi, faşist ve despotik devlet biçimlerinin hepsini reddediyorum. Benim için geçerli tek devlet biçimi halkın egemenliğinin olduğu demokratik sosyal devlet biçimidir ve dünyada devletleri ortadan kaldırmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Eğer devletler dünyada kalkacaksa Kürdlerin devleti en son kalksın!
Alan Lezan || 17.06.2024
Hegel ve Marx üzerindeki çalışma için Kaynak: https://dergipark.org.tr/ | “Georg Wilhelm Friedrich Hegel ve Karl Marx’ın Düşüncesinde Devlet Kavramı” | Veysel ERGÜÇ – Dr. Öğr. Üyesi, Muş Alparslan Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi.
Dr. Veysel Ergüç’ün makalesini ben kendime göre affına sığınarak eski Türkçe ile yazılmış bütün kelimeleri herkesin anlayacağı yeni kelimelerle değiştirdim.