Türk Devleti Neden Kürdlerin de Devleti Olamaz?

Modern ulus-devlet teorisi, tüm halkların eşit yurttaş olduğunu varsayar. Oysa Kürd, bu devletin ne yurttaşıdır ne de yurttaşdır; çünkü devlet onu hiçbir zaman eşit görmemiştir. Ancak bu ideal, tarihsel pratikle her zaman örtüşmez. Türkiye örneğinde, devletin Kürd toplumuyla kurduğu ilişki, eşit yurttaşlık modelinden çok, merkezî ulus inşasının periferideki bir halkı dönüştürme ve kontrol etme çabası olarak değerlendirilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren benimsenen “tek dil, tek kültür, tek kimlik” paradigması, Kürd kimliğini tanımak yerine onu bastırılması gereken bir tehdit olarak konumlandırdı. Bu nedenle Kürdlerin dili, kültürü, bayramları ve kolektif kimliği uzun yıllar boyunca yasaklandı. Bu süreç, sosyal bilimlerde asimilasyon, kültürel inkâr, zorunlu göç, güvenlikçi devlet aklı gibi kavramlarla açıklanır.

Kuzey Kürdistan’ın siyasal statüsü ise birçok akademisyen tarafından iç sömürge olarak tanımlanır. İç sömürgecilik teorisine göre bir bölge, merkezin ekonomik çıkarları doğrultusunda geri bırakılır, siyasal olarak kontrol edilir ve kültürel olarak bastırılır. Bu çerçevede Türkiye’nin Kuzey Kürdistan’daki politikaları, eşit yurttaşlık değil, sömürgeci yönetim özellikleri taşır. Dünyada hiçbir sömürgeci devletin sömürgesini geliştirdiği görülmemiştir; benzer şekilde Türkiye’nin de Kürd bölgesinde ekonomik kalkınmayı, kültürel özgürlüğü veya siyasal eşitliği öncelediği bir dönem olmamıştır.

Bölgenin sistematik olarak yoksullaştırılması, altyapı eksikliği, eğitim ve sağlık hizmetlerindeki geri kalmışlık, yalnızca ekonomik tercihlerle açıklanamaz. Bu durum, siyaset bilimi literatüründe yapısal dışlanma, kaynak dağılımında ayrımcılık ve güvenlik politikalarının sivilleşmenin önüne geçmesi gibi kavramlarla değerlendirilir. Zengin bir ülkede Kürdlerin yüz yıldır yoksulluk içinde yaşaması, bu yapısal politikaların doğrudan sonucudur.

Ağır insan hakları ihlalleri — köy yakmalar, zorunlu göçler, işkence, aşağılayıcı uygulamalar, dil yasakları — devletin Kürd toplumuyla kurduğu ilişkinin niteliğini daha da görünür kılar. Bu tür uygulamalar, eşit yurttaşlık iddiasıyla bağdaşmaz; aksine, sömürgeci yönetim biçimlerinin tipik özellikleridir.

“Kardeş halk” söylemi ise akademik literatürde çoğu zaman hegemonik bir söylem olarak değerlendirilir. Çünkü halklar arasında gerçek anlamda kardeşlik değil, çıkar ilişkileri geçerlidir. Tarihsel olarak hiçbir halk başka bir halkın “kardeşi” olarak yönetilmemiştir; güç ilişkileri, çıkar çatışmaları ve siyasal statü farkları belirleyici olmuştur. Bir halkın devleti varsa, diğer halkın da kendi devletine sahip olma hakkı, eşitlik ilkesinin doğal sonucudur.

Bu nedenle “Türk devleti Kürdlerin de devletidir” söylemi, teorik olarak kapsayıcı görünse de, tarihsel pratikler bu söylemin sahada karşılık bulmadığını açıkça göstermektedir. Devletin Kürd toplumuna yönelik politikaları, eşit yurttaşlık değil, kontrol, inkâr ve sömürgeleştirme ekseninde şekillenmiştir.

Bu nedenle, Türkiye’nin Kuzey Kürdistan’daki varlığı yalnızca idari bir kontrol değil; tarihsel olarak sömürgecilik ve işgal biçiminde tezahür etmiş bir yönetim modelidir. Kürd halkının dili, kültürü, kimliği ve siyasal iradesi tanınmadıkça; bu halkın kendi kaderini tayin hakkı fiilen ve hukuken güvence altına alınmadıkça; ve en önemlisi Kürdlerin kendi devletine sahip olması sağlanmadıkça, bu sorun yapısal olarak çözülemez. Sömürgecilik sona ermeden, işgal son bulmadan, ve Kürd halkı kendi siyasal statüsüne kavuşmadan, eşitlik ve barış yalnızca söylem düzeyinde kalacaktır.

Alan Lezan || 25.03.2026